Sofia Coppola’nın Lost in Translation‘ı, bir aşk filmi gibi başlar ama aslında yalnızlık üzerine bir filmdir. Tokyo’nun neon ışıklarında kaybolmuş iki Amerikalı — yaşı geçmiş bir aktör ve genç bir kadın — birbirlerini bir otelin uykusuz koridorlarında bulurlar. Aralarındaki şey aşktan çok, tanınma duygusudur: Kendini yabancı hisseden birinin, başka bir yabancıyı fark etmesi.
Film “çeviride kaybolmak” temasını hem gerçek hem mecazi anlamda işler. Dil engeli komik anlar yaratır ama asıl kayıp iletişimin daha derininde, insanın kendi hayatını kendine tercüme edememesindedir. Bob evliliğinde, Charlotte geleceğinde kaybolmuştur.
Coppola’nın en akıllıca kararı, finaldeki fısıltıyı duyurmamasıdır. Bob’un Charlotte’ın kulağına ne söylediğini bilmeyiz. Bu sır, filmin bütün duygusunu korur: Bazı bağlar tam da paylaşılamadıkları için gerçektir. Lost in Translation, sessizliğin ve geçiciliğin şiirini yakalayan nadir filmlerdendir.