Sinema, gerçekliği kaydeder derler; oysa sinema gerçekliği kaydetmez, onu yeniden kurar. Kamera bir çerçeve çizdiği anda, dünyanın bir parçasını seçip gerisini dışarıda bırakır. Bu yüzden en “gerçekçi” film bile bir yorumdur, bir bakıştır.
“Gerçeğin gerçeği” dediğimiz şey, belki de tam olarak bu aradadır: Perdedeki görüntü ile onun işaret ettiği dünya arasındaki boşlukta. Belgesel gerçeği kaydettiğini sanır ama kurgusuyla onu şekillendirir; kurmaca uydurduğunu bilir ama bazen gerçeğe belgeselden daha çok yaklaşır.
André Bazin, sinemanın gerçeklikle olan bu özel bağını “mumyalama kompleksi” diye adlandırmıştı: Zamanı dondurma, yitip gideni saklama arzusu. Sinema, gerçeğin gerçeğini yakalayamaz belki; ama tam da bu imkânsızlık, onu en insani sanat yapar. Çünkü biz de gerçeği hiçbir zaman doğrudan değil, hep bir bakışın içinden görürüz.