Ingmar Bergman’ın Bakire Pınarı (Jungfrukällan, 1960), bir Ortaçağ baladından yola çıkarak masumiyetin yıkımını ve intikamın ahlaki bedelini anlatır. Kızı tecavüze uğrayıp öldürülen bir babanın intikamı ve ardından gelen suçluluk, filmi basit bir öç hikâyesinin ötesine, Tanrı’nın adaleti üzerine bir sorgulamaya taşır. Finalde toprağın altından fışkıran pınar, hem bir mucize hem de cevapsız bir sorudur.
Bu filmi Türk sinemasından Metin Erksan’ın Susuz Yaz ve özellikle su/kuyu imgeleriyle yan yana okumak ilginçtir. İki sinemada da su, hem yaşamın hem de ahlaki hesaplaşmanın merkezindedir. Bergman’ın soğuk İskandinav metafiziği ile Erksan’ın Anadolu’nun toprağına bağlı gerçekçiliği, farklı coğrafyalarda benzer sorular sorar: Suç, ceza ve doğanın kayıtsızlığı.
Bergman’ın bu filmi, Wes Craven’ın The Last House on the Left gibi çok sonraki dehşet filmlerine bile ilham verecektir. Ama Bakire Pınarı‘nı kalıcı kılan, şiddeti değil, şiddetin ardından gelen o dilsiz teolojik dehşeti resmetmesidir.