Sinema, doğası gereği bir gözetleme aygıtıdır: Karanlıkta oturur, aydınlık perdedeki insanların en mahrem anlarına bakarız. Bu yüzden gözetleme, sinemanın en kendine dönük temalarından biridir; kamerayı sorgulayan her film, aslında bizi, seyircileri sorgular.
Hitchcock’un Arka Pencere‘si, bir dikizciyi kahraman yaparak seyircinin suç ortaklığını ilan eder. Coppola’nın The Conversation‘ı ile Haneke’nin Caché‘si, gözetlemenin yarattığı paranoyayı ve suçluluğu işler. Gözetleyen, giderek gözetlediği şeyin esiri olur.
Dijital çağda gözetleme her yere yayıldı; kameralar artık her köşede. Sinema, bu yeni durumu çok önceden sezmişti: Biz birini gözetlerken, birileri de bizi gözetliyor. Perde, hem bir pencere hem de bir aynadır; baktığımız şey, dönüp bize bakar.