Genç yüzlere ve hıza tapan bir endüstride yaşlılık, sinemanın en az konuşulan ama en derin temalarından biridir. Yine de bazı yönetmenler kamerayı, zamanın yüzlerde bıraktığı izlere çevirmekten korkmadı.
Kurosawa’nın Ikiru‘sunda ölümcül hasta bir memur, hayatının anlamını son aylarında arar. Haneke’nin Amour‘unda yaşlılık, sevginin en zor sınavına —bakım, çöküş ve veda— dönüşür. Manoel de Oliveira ise doksanlı yaşlarında çektiği filmlerle, yaşlılığı bizzat bir sinema diline çevirdi.
Yaşlılık filmleri, ölüm korkusunu değil, zamanın geçişini ve birikmiş bir hayatın ağırlığını anlatır. Bu filmler yavaştır; çünkü yaşlılığın kendisi de bir yavaşlamadır. Sinema, gençliği ölümsüzleştirmeye çalışırken, en olgun anlarında yaşlanmayı ve solmayı da bir güzellik olarak görmeyi öğretir.