Alfred Hitchcock’un Trendeki Yabancılar‘ı (Strangers on a Train), tesadüfen tanışan iki adamın “cinayet takası” fikrini işler: “Sen benimkini öldür, ben seninkini.” Biri bunu bir şaka sanır; diğeri ise gerçekten uygular ve masum adamı bir kâbusun içine çeker.
Hitchcock, suçun bulaşıcılığını ve masumiyetin kırılganlığını ustaca kurar. Çifte karakterler, aynalar ve ikizlik motifleri, filmin görsel gramerini oluşturur: Bruno, Guy’ın bastırdığı karanlık dürtüsünün dışavurumu gibidir. Ünlü atlı karınca finali, kontrolden çıkan bir dünyanın baş dönmesini somutlaştırır.
Patricia Highsmith’in romanından uyarlanan film, sıradan bir adamın nasıl bir anda suçun ağına düşebileceğini gösterir. Strangers on a Train, Hitchcock’un “yanlış adam” temasının en zarif örneklerinden biri; masumiyetin ne kadar tekinsiz bir şey olduğunu hatırlatan bir gerilim şaheseridir.