Banliyö, sinemanın en yüklü mekânlarından biridir: Ne kent ne kır, arada kalmış, tekdüze evlerin oluşturduğu bir sıkışmışlık coğrafyası. Amerikan sinemasında banliyö, cilalı yüzeyin altındaki çürümenin simgesi olmuştur; American Beauty‘den Blue Velvet‘e uzanan bir çatlak.
Fransız sinemasında ise “banlieue”, göçmenlerin ve dışlanmışların öfkesinin mekânıdır; La Haine bu gerilimi bir patlama noktasına taşır. İki gelenekte de banliyö, hayallerin boğulduğu ama tam da bu yüzden hayale en çok ihtiyaç duyulan yerdir.
Banliyönün boğuculuğunda hayallere sarılmak, sıradanlığa karşı bir direniştir. Sinema, o birbirinin aynı evlerin ardında saklı umutları, kaçış fantezilerini ve isyanları görünür kılar. Ekran, banliyö çocuğuna dünyanın daha büyük olduğunu fısıldayan bir penceredir.