Wim Wenders’ın Paris, Texas‘ı, çölde sessizce yürüyen bir adamla açılır: Yıllar önce ailesini terk eden, hafızasını ve sesini yitirmiş Travis. Film, onun oğluyla ve sonra eski karısıyla yeniden bağ kurma çabasını, Amerikan manzarasının uçsuz bucaksızlığında anlatır.
Robby Müller’in kamerası, neon ışıklarını ve çöl kırmızısını bir melankoliye çevirir; Ry Cooder’ın slide gitarı ise filmin yalnızlığına ses verir. Doruk noktası, Travis ile Jane’in tek yönlü aynanın iki yakasında konuştuğu o unutulmaz peep-show sahnesidir: İki insan, birbirini görerek ama dokunamayarak konuşur.
Travis, ailesini birleştirir ama kendisi dışarıda kalmayı seçer; bazı yaralar, ancak uzaktan sevilerek onarılır. Paris, Texas, kaybın, pişmanlığın ve fedakârlığın filmi; yolculuğun insanı başladığı yalnızlığa geri getirdiği bir Amerikan ağıtıdır.