
Not: Aşağıdaki söyleşi kurgusaldır. Konuşmacılar gerçek kişiler değil, sinema üzerine düşünmeyi kışkırtmak için yaratılmış hayali karakterlerdir — tıpkı sinema ve hafıza üzerine daha önce yayımladığımız söyleşide olduğu gibi.
Eleştirmen: Bir öğrencim geçen gün bana çok sevdiği bir filmi anlattı, ben de “bu kötü bir film” dedim. Sonra düşündüm: bunu söylemeye hakkım var mıydı?
Yönetmen: Neden olmasın? Sen yıllarını buna vermişsin, bir zanaatı, bir dili değerlendiriyorsun.
Eleştirmen: Ama o filmi izlerken ağlamış. Ben hangi ölçütle onun gözyaşını “yanlış” ilan edebilirim?
Yönetmen: İlan etmiyorsun ki gözyaşını. Filmin zanaatını değerlendiriyorsun. İkisi ayrı şeyler.
Eleştirmen: Öyle mi? Bence tam da orada bir sahtekârlık var. “Zanaat” dediğimiz şey de bir uzlaşı sonucu — belli bir eğitim almış, belli filmleri izlemiş bir grup insanın üzerinde anlaştığı kriterler. Kimin gözyaşının “doğru” filmden geldiğine biz karar veriyoruz aslında.
Yönetmen: Ama bir kurgunun ritmini bozması, bir oyuncunun inandırıcı olmaması, bir senaryonun mantık hatası içermesi — bunlar öznel değil ki. Bunlar teknik gerçekler.
Eleştirmen: Teknik gerçekler evet, ama bir filmin “kötü” olup olmadığına o teknik gerçekler mi karar veriyor? Ed Wood’un filmleri teknik olarak berbattır ama hâlâ konuşuluyor, hâlâ sevilen bir kültü var. Teknik kusursuzluğuyla övünen, ama kimsenin hatırlamadığı yüzlerce film var. Rashomon üzerine yazımızda da değindiğimiz gibi, “gerçek” dediğimiz şey bile bakan kişiye göre değişiyorsa, “iyi film” dediğimiz şeyin sabit bir ölçütü olduğuna nasıl inanabiliriz?
Yönetmen: O zaman senin tanımınla “iyi film” diye bir şey de yok, sadece “unutulmayan film” var.
Eleştirmen: Belki de öyle. Ya da belki iki ayrı ölçek var: biri zanaat, biri etki. Bir film zanaat olarak zayıf olabilir ama etkisi güçlü olabilir — tersi de mümkün. Asıl kibir, ikisini karıştırıp “ben zanaati değerlendiriyorum, o yüzden haklıyım” demek.
Yönetmen: Peki senin işin ne o zaman? Eleştirmen olarak?
Eleştirmen: Sanırım artık şunu düşünüyorum: benim işim “bu iyi, bu kötü” demek değil, “bu neden böyle çalışıyor, kimi için, hangi koşulda” diye sormak. Bir öğrencinin ağladığı filmi “kötü” ilan etmek yerine, o filmin onda neyi tetiklediğini anlamaya çalışmak daha dürüst bir eleştirmenlik olurdu belki.
Yönetmen: Ama o zaman hiçbir zaman kesin bir yargıya varamazsın.
Eleştirmen: Belki de kesin yargı zaten yanlış hedef. Persona’yı izleyen iki kişi bile aynı filmi görmüyor — biri kimlik erimesi üzerine bir meditasyon görüyor, diğeri anlaşılmaz, sıkıcı bir sanat filmi görüyor. İkisi de yanlış değil. Belki eleştirmenliğin görevi bir hakem olmak değil, o farklı görme biçimlerinin neden ortaya çıktığını anlamaya çalışmak.
Yönetmen: Yani “kötü film” diye bir şey yok diyorsun.
Eleştirmen: Hayır, var — teknik olarak özensiz, dürüst olmayan, izleyicisine saygısız filmler var. Ama “ben bunu sevmedim” ile “bu kötü” arasındaki farkı unuttuğumuz an, eleştirmenlik bir zevk dayatmasına dönüşüyor. Ben artık o farkı unutmamaya çalışıyorum.
Sıkça Sorulan Sorular
Kötü film diye bir şey var mı?
Sinema eleştirisinde “kötü film” mutlak bir kategori değildir. Bir filmin başarısı, yönetmenin amacı ile sonucu arasındaki tutarlılıkla ölçülür; teknik olarak zayıf sayılan filmler zamanla kült değer kazanabilir.
Bir filmi değerlendirirken nelere bakılır?
Filmin kendi amacına ulaşıp ulaşmadığına, biçimsel tercihlerin (kamera, kurgu, ses) işlevine, senaryo yapısına, oyunculuğa ve filmin kendi türü içindeki konumuna bakılır.
Kült film nedir?
Gösterime girdiğinde ticari ya da eleştirel başarı yakalayamamasına rağmen zamanla sadık bir izleyici kitlesi kazanan, çoğu zaman kusurlarıyla birlikte sevilen filmlerdir.