
Bazı filmleri, geçtikleri şehirden ayırmak neredeyse imkânsızdır. New York’suz bir Taksi Şoförü, Roma’sız bir Bisiklet Hırsızları, Hong Kong’suz bir Wong Kar-wai filmi düşünülemez — çünkü bu filmlerde şehir, sadece bir arka plan değil, olay örgüsünü, karakterlerin ruh hâlini, hatta filmin ritmini belirleyen sessiz bir oyuncudur.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Hitchcock’un Vertigo’sudur. Yazımızda da değindiğimiz gibi, San Francisco’nun yokuşları, sisleri ve dönemeçleri, Scottie’nin baş dönmesini neredeyse fiziksel olarak izleyiciye geçirir; şehrin topografyası, karakterin psikolojik dengesizliğinin bir haritasına dönüşür. Bir başka şehirde — düz, ferah bir şehirde — aynı hikâye bu kadar etkili olamazdı. Hitchcock, San Francisco’yu seçerken sadece güzel manzaralar aramıyordu; bir zihnin sarsıntısını taşıyabilecek bir coğrafya arıyordu.
Berlin’in sinemadaki rolü de benzer bir yoğunlukla yüklüdür — özellikle tarihsel filmlerde. Der Untergang üzerine yazımızda belgesel ile kurmaca arasındaki sınırı tartışmıştık; o filmde de şehir, sadece bir dekor değil, çöküşün kendisinin sahnelendiği bir bünyedir — sokaklar, sığınaklar, harabeye dönmüş binalar, tarihin geri döndürülemez ağırlığını taşır. Şehir orada, tarihin kendisi kadar somut bir karakter olarak durur.
James Bond serisi ise şehri bambaşka bir işlevle kullanır: yazımızda Bond’u “her on yılda bir yeniden doğan bir mit” olarak tanımlamıştık; bu yeniden doğuşun en görünür göstergelerinden biri de, serinin her filmde başka bir şehri, başka bir egzotik coğrafyayı fetişleştirmesidir. Bond için şehir bir karakter değil, bir kostümdür — hızla tüketilen, sonra terk edilen bir dekor. Bu, Hitchcock’un ya da Akerman’ın şehirle kurduğu ilişkinin tam tersidir: onlarda şehir sabit kalır ve karakter ona uyum sağlamaya (ya da direnmeye) çalışır; Bond’da ise şehir değişken, karakter sabittir.
İlginç olan şu ki, bir şehri “karakter” hâline getiren şey genelde onun güzelliği değil, kamera ile kurduğu ilişkinin süresi ve sabrıdır. Bir turist gibi hızla geçilen bir şehir, hiçbir zaman gerçek bir ağırlık kazanamaz; ama bir yönetmen aynı sokakta, aynı meydanda tekrar tekrar durursa, o mekân zamanla bir hafıza, bir duygu deposu hâline gelir. Bu yüzden en güçlü “şehir filmleri” çoğunlukla düşük bütçeli, yerel yapımlardır — geniş bir turne bütçesiyle on şehri gezmek yerine, tek bir mahalleyi gerçekten tanımayı seçen filmler.
Şehrin bir karaktere dönüşmesi, aslında sinemanın kendine has bir yeteneğidir: hiçbir başka sanat, bir mekânı bu kadar doğrudan, bu kadar bedenli bir biçimde deneyimletemez. Roman bir şehri tarif edebilir, resim onu dondurabilir, ama sadece sinema izleyiciyi o sokakta, o ışıkta, o kalabalığın içinde gerçekten “yürütebilir.” Belki de bu yüzden en sevdiğimiz filmleri hatırlarken, önce karakterleri değil, geçtikleri sokakları hatırlarız.
Sıkça Sorulan Sorular
Sinemada şehir neden bir karakter sayılır?
Şehir; ışığı, mimarisi, sesi ve ritmiyle karakterlerin ruh hâlini belirler, olay örgüsünü yönlendirir ve filme kendine özgü bir kimlik kazandırır.
Şehrin karakter gibi kullanıldığı ünlü filmler hangileridir?
Berlin Üzerinde Gökyüzü’nde Berlin, Taksi Şoförü’nde New York, Uzak’ta İstanbul ve Lost in Translation’da Tokyo en bilinen örneklerdir.
Mekân seçimi bir filmi nasıl etkiler?
Mekân, karakterin sınıfını, yalnızlığını ya da sıkışmışlığını sözsüz anlatır; aynı hikâye farklı bir şehirde tümüyle başka bir anlam kazanır.