
Travis Bickle’ın New York’u, yağmurdan sonra asfalttan yükselen buharın, kırmızı-sarı neon ışıklarının ve dikiz aynasından süzülen bir bakışın şehridir. Scorsese, 1976’da çektiği bu filmde şehri bir dekor olarak değil, bir semptom olarak kullanır: Vietnam’dan dönmüş, uykusuz, yalnız bir adamın zihninin dışa vurumu gibi akar sokaklar. Taksi camının ardından geçen kalabalık, ona hiç değmeden geçer — tıpkı onun da hiç kimseye değmeden yaşadığı gibi.
Paul Schrader’ın senaryosu, Bickle’ı basit bir “deli” ya da bir “kahraman” olarak sunmaktan kaçınır; onu bir tanı koymadan, sadece izleyerek anlatır. Bu, filmi bugün hâlâ rahatsız edici kılan şey: De Niro’nun performansı, seyirciyi Bickle’ın öfkesiyle özdeşleştirmeden, onun iç dünyasına bu kadar yakından sokabilmesi. Günlüğüne yazdığı cümleler — “gerçek yağmur gelip bu sokağın pisliğini yıkayacak” — bir kurtarıcı fantezisiyle bir katilin manifestosu arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gösterir.
Filmin en çok tartışılan yanı belki de finali: Bickle’ın şiddeti, basın tarafından bir kahramanlık edimi olarak yeniden yazılır. Scorsese burada acımasız bir ironi kurar — toplumun, kendi ürettiği yalnızlığı ve öfkeyi, sonradan bir mit hâline getirme becerisi üzerine. Bu, Dövüş Kulübü yazımızda değindiğimiz o modern erkek öfkesi temasının, yirmi yıl önceki hâli gibi okunabilir; ikisi de kentsel yalnızlığın bir noktada şiddete dönüşmesini, ama çok farklı bir üslupla anlatır — Fincher’ın filmi bunu bir kara mizahla dışa vururken, Scorsese’ninki bütünüyle içe kapanık, neredeyse dinsel bir vaaz tonunda ilerler.
Bernard Herrmann’ın son film müziği olan skoru da bu gerilimi taşır: caz temelli, hem tehlikeli hem hüzünlü bir tını. Kamera, Bickle’ı çoğu zaman aynalarda, camlarda, dikiz aynasında gösterir — kendine bile doğrudan bakamayan bir adamın portresi. Paris, Texas yazımızda söz ettiğimiz o “Amerikan manzarasında kaybolmuş adam” figürüyle akraba bir karakterdir Bickle, ama Travis’in kayboluşu bir çölde değil, milyonlarca insanın arasında gerçekleşir — ki bu belki de daha ürkütücü olanıdır.
Taksi Şoförü’nü bugün yeniden izlemek, onu bir “1970’ler New York’u belgeseli” olarak görmek kadar, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir yalnızlık portresi olarak da görmek demek. Criterion’un filme ayırdığı uzun denemede de vurgulandığı gibi, Bickle bir canavar değil, sosyalleşme yeteneğini bütünüyle yitirmiş, medeniyetin içinde ama ona hiç ait olamamış bir figürdür — bu yazıya şuradan ulaşılabilir. Film bittiğinde geriye kalan soru hâlâ aynı: Bickle gerçekten değişti mi, yoksa şehir onu sadece bir süreliğine mi affetti?
Sıkça Sorulan Sorular
Taksi Şoförü filminin konusu nedir?
Vietnam gazisi Travis Bickle’ın New York’ta uykusuzluk ve yalnızlık içinde giderek yabancılaşmasını ve şiddete sürüklenişini anlatır.
Taksi Şoförü’nün yönetmeni kimdir?
Martin Scorsese (1976). Senaryo Paul Schrader’a, başrol Robert De Niro’ya, müzikler Bernard Herrmann’a aittir.
“You talkin’ to me?” sahnesi nedir?
Travis’in aynanın karşısında kendisiyle konuştuğu, büyük ölçüde doğaçlanmış olan ve sinema tarihinin en ünlü replikleri arasına giren sahnedir.