Bir kadın patates soyar. Kamera hiç kesmeden, hiç yaklaşmadan onu izler. Dakikalar geçer, hiçbir şey “olmaz” — ta ki her şeyin aslında çoktan olmakta olduğunu fark edene kadar. Belçikalı yönetmen Chantal Akerman’ın sineması, izleyiciyi tam da bu fark ediş anına sürükler: sıradan olanın, aslında hiç de sıradan olmadığı ana.
Jeanne Dielman: Ev İşinin Trajedisi
Akerman’ın 1975 tarihli başyapıtı Jeanne Dielman, 23 quai du Commerce, 1080 Bruxelles, üç gün boyunca dul bir kadının günlük rutinini —yemek pişirmesini, yatak toplamasını, bulaşık yıkamasını, öğleden sonraları müşteri kabul etmesini— neredeyse gerçek zamanlı bir titizlikle izler. Film üç saati aşkın sürer ve büyük bölümünde “klasik” anlamda hiçbir şey olmaz. Ama tam da bu yüzden sinema tarihinin en radikal filmlerinden biri sayılır: Akerman, sinemanın o güne dek görmezden geldiği ev içi emeği, kadının görünmez rutinini, ilk kez baş rolüne oturtur. Sıkıcılık burada bir kusur değil, bir silahtır — izleyiciyi Jeanne’in zamanında yaşamaya, onun tekrarına maruz kalmaya zorlar.
Zamanı Gerçek Zamanında Kullanmak
Akerman’ın imzası sayılabilecek bu yaklaşım —bir eylemi, sinemasal kısaltmalara başvurmadan, olduğu kadar sürede göstermek— kurgunun bize öğrettiği “zamanı atlatma” refleksine doğrudan meydan okur. Bir kapıdan girip çıkmak, bir merdivenden inmek, kahve yapmak: Akerman’ın kamerası bunları atlamaz, tam tersine üstünde durur. Bu ısrar, izleyiciyi pasif bir tüketiciden, zamanın kendisiyle yüzleşen bir tanığa dönüştürür.
Kişisel Olan Politiktir
Akerman’ın sineması, kadın deneyimini merkeze alırken asla didaktik bir tona düşmez. Je Tu Il Elle (1975) ile kendi bedenini ve arzusunu doğrudan kameraya taşırken, News from Home (1977) ile annesinin New York’a yazdığı mektupları şehrin sessiz görüntüleri üzerine okutarak göç, yalnızlık ve anne-kız bağını iç içe geçirir. Yahudi bir ailenin, Holokost’tan sağ çıkmış bir annenin kızı olarak Akerman’ın sineması, kişisel olanın hep bir şekilde tarihsel ve politik olanla kesiştiği bir yerde durur.
Bir Mirasın İzleri
Akerman’ın etkisi, kendisinden sonra gelen pek çok yönetmende —Sofia Coppola’dan Kelly Reichardt’a, Joanna Hogg’a— hissedilir: sabırlı kamera, ev içi mekânların ağırlığı, kadın öznenin iç dünyasına duyulan sessiz ama ısrarlı ilgi. 2015’te hayatını kaybeden Akerman, ölümünden sonra hazırlanan eleştirmen anketlerinde Jeanne Dielman’ın “sinema tarihinin en iyi filmi” seçilmesiyle, çoğu zaman “zor” ya da “erişilmez” bulunan bir sinemanın aslında ne kadar kalıcı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Sinemada ışık ve gölgenin bir anlatı aracı olarak nasıl kullanıldığına dair yazımızda değindiğimiz gibi, Akerman’ın sineması da görünenle görünmeyen arasındaki gerilimi merkeze alır — ama onun silahı gölge değil, zamandır.